085 - 26 Nisan 2002 Cuma

Selam ve Selam,


“Mir’ac” Yukarı

Mir’ac'ın sırrı İSRA Suresi’nde ve ayrica Reasulullah'a "Sana gösterdiğimiz rüyeti hatırladın mı?" diye soran ayette KESİNDİR. Bir de Mir'ac'ın rüyet/rüya olduğuna ilişkin ayet var. Mir'ac yani yükseliş, (ascencion) Kur'an'da yoktur, çoğulu olan Mearic aracılığıyla Mir'ac kelimesinden haberdarız. Rüyet (Rüya) ise bir Hayal >>> Hülya'dır. Hayal/Hülya ise HOLOGRAM'dır. Yani Resulullah bir HOLAİSTİK bedenle Mir'ac’a gitmiştir. Bunun için ayet "Rüyet" demektedir. Oysa DİKİNE olan bu bedensiz yolculuğun tersine bir de YATAY (İsra) olarak gerçek BEDENİYLE Mekke-Kudüs arasında uzay yürüyümünü kullanmıştır. O'nun için Allah'ımız uzayı yürütmüştür, yani uzay Resulullah'ın ayak altında bir halı gibi kaymıştır. Kudüs ayağına gelmiştir efendimin, o gitmemiştir.

Ancak, DİKİNE olarak yukarı çıktığında ise, önce beden "Enerji beden" haline gelir. Artık madde degil, salt enerjidir. Daha sonra EKSİ beden (takyon) devreye girer. Bu kez -70 kg. olarak tüm mekanların bittiği yere gider: Sidre! O beden de orada bırakılır. Çünkü eksi boyutlar da BİR MEKAN içinde yer alır. Mekan yoksa EKSİ beden de yoktur. Sidre'den yukarı giden bir BURAKHAPALAM, size "taşıma" mekan oluşturur (mataranıza su koymak gibi), mekanı yanınızda taşırsınız. Ta ki... Taşımanın da olmayacağı yükselişlere kadar...

RAF RAF (Shelves-in-shelves), Allah'in RAUF adı, Raf >>> irtifa kelimesinden gelmektedir. Tevbe Suresi’nin sonunda RAHİM ve RAUF kelimelerini göreceksiniz. İkinci sır da burada. İçinde Rahman ve Rauf yani Allah'ın iki adı var.

Tevbe 128. Le kad caeküm rasulüm min enfüsiküm azızün aleyhi ma anittüm harısun aleyküm bil mü'minıne raufür rahıym

1. RAUF
2. RAHİM

Bunlarin “şefkat” ile ilgisi yok. “Şefkat” zaten “müşfik” gibi “şifa” kökünden gelir. Ama kelime RAF, irtifa yani... RAUF demek, RAF RAF yukarı çıkan demek ve RefRef denen Mir'ac aracına BİNİLDİĞİNİ gösteriyor. RAUF Resulullah'ın adı değil, ama O YERDE ARAÇ olarak verilmiş kendisine. Resulullah Er-Rauf değildir. Çünkü RÜYET görmektedir ve Resulullah ayrıca Er-Rahim de değildir. Ama RUH olarak RAHİM denen BÜYÜK BOYNUZ içindedir. Bunu anlatmıştık: 3 karanlık demiştik.

Özetle RAHİM'i anlatayım: Allah bizleri tüm uzay ve zamanlar ötesinde kendi münezzehlik sınırına teğet olarak Kalu Bela denen bir RAHİM içinde yarattı. Yani bir SUR borusunun İÇİNDE idik. Kıvrılı kalmış 7 boyut olarak Allah'ımıza SÖZ verdik, misaklaştık. UNUTTURULMAK şartıyla "Rabb’imizi BİLMEK=Abidlik göreviyle" Dünya’ya gelmeye aday olarak bekletildik. Sur denen sey DIŞI, ama İÇİ Allah'ın RAHİM adı. Allah'ımız ruhundan üfler. Orada (Horn Hole=Nefhi Sur içinde) oluşuruz. Beden (madde) ve Nefs (enerji) elbiselerini giyip doğmayı beklemekteyiz orada... Ama bunların hiçbiri yok: Saf ruh halindeyiz, henüz üfürülmedi. Çünkü İsra+fil üfürerek ruhu bedene iterken, otomatikman Azrail as. da onun canını almayı bekler. Cebrail tüm ruhların "Öncül peygamberi" olup serttir. Çok sert bir melektir. Yaptığı en yumuşak şey VAHY getirmektir ki, Resulullah'ın 23 yıl boyunca görülmemiş meşakkatlere katlanmasına neden olmuştur (İlahi çiledir bu). Adı üzerinde Cebr >>> Cebren, zorlayan ve Mikail ise ruhun maddi-manevi RIZKIYLA ilgilidir. Ama yaşamın başı, EN YUKARIDA olan tek melek: İSRA+FİL'den, yani üflemesinden, Sur'u çalmasından başlar.

O birinci karanlıktır ve oraya ALLAH'ın ruhu olarak doğarız. Saf, sabi, tertemiz ve hiçbir bilgisi olmayan... Ya da henüz formatlanmamış hard disk gibi... İşlevsiziz orada... Sur Borusu denen sey DIŞININ adı ama Sur Borusu’nun içi yani DOĞMAMIŞ Ruhlar'ın mekanı ise ALLAH'IN ANNE/DİŞİ adını alıyor: RAHİM. Orada BİLİNMEDİK 7 boyutlu olarak var oluruz. Yani enimiz boyumuz, zamanımız ve yüksekliğimiz yoktur. Bunlar DIŞ uzayın bilinen boyutlarıdır. Ama orada İÇ uzay yani 11 boyutlunun yedisi var ki, KİMSE BİLMIYOR BUNU... Sadece RUH denen boyutu betimleyen bir 7 mesanidir bu... Ruhun uzunluğu? Ağırlığı? Saatteki hızı? Bunlar yok! 7 boyut değil, diğer dört boyut bunları belirler.

Yaşam şudur: 7 boyutlu kıvrılı (Tekvir) uzaydan 7+4=11 boyutlu olarak DÜNYA’YA doğmaktır. Şimdi biz Mir'ac'dan aşağı inelim. Yani melekler ve Ruh'un 50 bin yıl tutarındaki BİR GÜNÜ yukarıdan aşağı ineceğiz. Daha da yukarı çıkalım ve Mir'ac'ı anlayalm...

Arş ötesinde ALLAH var ve yasak bölge (Yasak şu anlamda: Küçük bebeğinizin elektrik kablolarıyla oynayıp kendisini öldürmesini istemediğinizde yasaklarsınız). Allah'ın olduğu o yukarıda Külli Şey'in bile yoktur. Arş-Direkler Külli Şey'in'den yapılmıştır (Allah'ın Arş'ı Esir/su üzerindedir) ama ötesi ve Rabb’imiz asla... Herşeyden beri ve münezzeh olarak yarattıklarıyla ilgisi yoktur. Benzemez, benzetilemez. Mesela ölçü kullanmaya kalkarsanız, SAYILAR (Rakim) ve bunun hologramı olan KEHF geometrisi... O da YARATIKTIR. Bir, iki üç derken, pi sayısı derken HEPSİ YARATIK. Allah yaratmış ve elimize METRE olarak gelmiş. İyi ama YARATIK bir sayı dizesiyle onu bile YARATAN Allah'ı nasıl ölçeceğiz? Madde-Enerji-Mana değil ki Allah!!!! Ölçülebilir niceliği-niteliği yok. Hatta "Allah BİRDİR" derken BİR kelimesini bile yaratan ALLAH'ımız'dır. BİR bile ALLAH'ı ölçemez, ölçümleyemez... Allah ile ortak yanımız var: "KENDİ SURETİNDE" yarattı bizi... YANİ ruhundan üfleyerek kendi suretinde yarattı bizi...

"Kendi benzerinde/en güzel yaratılışla ve ruhundan üfleyerek" yarattı RUHU. O üfledi ve matematik (Rakim) bir balon gibi ŞİŞTİ (Kehf/Geometri/Hologram oluştu). Allah'iın üflediği HOLOGRAM (Hollygram & Holygram) Sur Borusu’nun içine geçti. Orası Kalu Bela ve Horn Hole/Sur Borusu içi, diğer adıyla ALLAH'in RAHİM'i. Yed-i Kudret >>> Allah'ımızın Kudret Eli (ama parmağı, nasırı vb. yok). Semi-Basar (Göz ve kulağı yok) gibi. Bu da Allah'ımızın RAHİMİ. Ana rahminin ASLI bu zaten. Allah'ın RAHİM'i olmadan annenin Rahmi olmazdı ki! Allah'ımiz kendi RAHMİNDEN ana rahmine ÜFLER bu kez... Anne şefkati ve merhameti devralır. Allah ahlakıyla ahlaklanarak (Annelik hormonu vb.)... Sur Borusu’nun içinden, ana rahmine BİR RAKİM üflenir. O Rahim (Kehf) içinde, dört boyutlu uzaya tanık olur. Karanlıktadır ve bir gün bebeğin başı AYDINLIĞI görür...

Bebek doğar-ölür, bebe dede olur ölür... Dönüş Allah'a... İlkinde biz masum idik, yani günah-sevab bilmezdik. Sınanacak ruhlardan ibarettik ama dönüşümüz öyle değil... Biz artık sorumlu ve günahlıyız. Geldiğimiz yere gitmek için İLİYYİN denen bir tek kapı var. Ya da tam tersine devenin iğne deliğinden geçtigi (daha dogrusu iplik olup geçtigi, aksi halde geçemediği) bir SİCCİN var. Orası Şeytan’ın ADRESİ ve Cehennem'in sicilliler, tescilliler, müsecceller bölümü. Yani sabıkalılardır onlar... Ve artık onlar RAHİM olan Sur (Horn Hole) içine, İliyyin'e dönemeyeceklerdir. Onlar artık RAHİM'de yer alamazlar... Ne kötüdür Rahim'siz olmak (annesiz olmak) ve koca Sabikun dururken, gidip de Siccin'de sabıkalı olmak ne kötüdür.

Tevbe Suresi’nin son iki ayetindeki RAHİM ve RAUF işte budur.

128. Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.
129. Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben O'na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş'ın Rabbidir.

“Size İÇİNİZDEN”... dikkat edin o çağa göre konuşuyor. Resulullah bizim içimizden ya da şimdiki Araplardan falan değildir. İçimizden olmak demek mesela, sigaram bittiğinde, yanımdaki komşumdan istemek demektir. Çağdaşız çünkü... 14 asır önceki komşum değildir o... Akran-yaşıtızdır. Resulullah ile ilgili "içinizdeki", ya da "arkadaşınız", ya da "sadece senin eşlerine mahsus olmak üzere...", ya da "yalnızca sana özgü namaz kıl...", yani Resulullah'a gelen bu ayetler "YALNIZCA SANA" dediği anda, HER ÇAĞI kapsamaz, sadece Resulullah'a özgü olur. (Cilbab gibi, gece namazı gibi). Sahabe'ye hitapla Allah şöyle buyuruyor: "Siz hayırlı bir ümmet olarak ÇAĞDAŞ olarak çıktınız. İyiliği emredip kötülüğü yasakladınız"... Bu da SAHABEDİR. Resulullah ve Sahabe çağdaştılar ve artık yaşamıyorlar (Ali İmran 110'du).

Şimdi ise 114 batı ve 104 doğu birleşimi ve birliği olan HANİFLİK var. Biz 110'ların BAZINDA (Base, Basis), o saksıdan yetişmiş YENİ insanlar olarak çıktık ortaya.

Dikkat ediniz ki: İÇİNİZDEN geldi diyor. Arkadaşınız Muhammed (ss) diyor yani... Bu ayetler o çağı bağlıyor... Ve şunu anlıyoruz ki "O büyük Arş'ın sahibidir” dendiği için RESULULLAH Mir'ac'da ARŞ'ın eşiğine kadar gitmiştir. RAHİM'e girmiştir. Daha önce de RAFRAF'a (Rauf'a) girmiştir. İkisi Allah'ın adıdır ama RESULULLAH'a temelli vermemiştir. Sadece MİR'AC boyunca... Araç, elbise, vize olarak vermiştir. Oysa tüm Kur'an tevilcileri "Allah iki adını Resulullah'a verdi" diye kralcılık yapmaktalar. Böylece Rafraf (Rauf) ve RAHİM ile Burak'ın sırrını da almış oluyoruz. Ve biliyoruz ki, Resulullah, Mir'ac'a önce cesediyle (beden) sonra enerji bedeniyle ve sonra Sidre'den itibaren de RÜYA bedeniyle (takyon dinamiği) ve daha sonra da Burak-Rafraf yoluyla, ALLAH'a söz verdiği Kalu Bela'daki Horn Hole içine gitmiş ve Rabb’iyle orada bulunmuştur.

İşte Hanifcandaşlar, MİR'AC'ın sırrı budur. Mir'ac ile ilgili ayetleri böylece vermiş bulunuyorum. Tabii Mir'ac’ı anlatmam Larousse gibi 24 cilt olur gerçekten... Ama ÖZETLE böyle MIR'AC! Üç ayri elbiseyle ve Hologram elbise olarak KALU BELA (ucu Arş'a değen Boynuz=Nefhi Sur=Horn Hole), ayrıca Refref ve Rahim bedenleriyle "MİR’AC'DA yeniden doğduğu RAHİM'e gitmiştir Resulullah... Rahim=Son derece merhametli demektir. Ve Resulullah o RAHİM'e gittiği ve orada Rabb’iyle buluştuğu için gerçekten BİZİM İÇİN MERHAMET ETMEKTEDİR, yani RABB’İMİZDEN BİZİM İÇİN dilek dilenmektedir.

Selam-selam ve selavat üzerine olsun. Biz onun ümmetinden ve İbnrahim milletindeniz. Resulullah ümmetinin çifte imanlıları İBRAHİM MİLLETİNİN hanifcandaşlarıdır. Resuller ve Nebiler arasında ayrım yoktur. Kimse kimsenin yüzü suyu hürmetine yaratılmamıştır. Çünkü bir taraf öyle derse, diğerinin de doğal hakkı doğuyor. Eger siz "Kadınların başını tek telleri görünmeyecek biçimde örtüp, bir de peçe takalım" diye ayetlerden anlam çıkarırsanız, ben şöyle derim. Saç madem bu kadar ayıp ve İNSANIN ORTAK özelliği... O zaman ERKEKLERE DE yasaklayalım. Erkekler de türban giysinler ve saçlarının telini göstermesinler, hatta kıl bu ya, bıyıklarını ve sakallarını da göstermemek için PEÇE taksınlar. Çünkü erkeğin başörtü altından düşen bir tek sakal teline melekler lanet edeceklerdir(!)... Ve bir şey daha derim: Kadınlar da başlarını örtmemek için saçlarını kazısınlar usturayla... Böylece HARAMDAN kurtulurlar ve başlarını örtmek gerekmez...

Tabii bunlar şakaydı. Ciddiye almayın ama izlediğim MANTIĞA ÇOK ama ÇOK dikkat ediniz. Kadın için saç HARAM ise (!) erkek için de aynıdır. Haram olan saç ise, saç bırakılmazsa kadınlar dımdızlak başörtüsüz gezebilirler (!).


“Mikrodalga - Teflon” Yukarı

Patent vermez NASA. Maaş verir ve sizi satın alır. Patent NASA'nındır. Mikrodalga 1947'de bulunduysa demek ki o günden beri yemekleri pişiriyoruz. 1947 yılında doğan biri bugün 55 yaşındaysa, o zaman nineler, dedeler bunu bilir... Demek ki 55 yıldır Mikrodalga ile pişiriyoruz. Mikrodalganin KAN ISITICI, yani ateş yükseltici etkisi ilk olarak 1945 yılında hastalar üzerinde denendi.

Micro Wave (Mikro dalga) 1945 yılında bulundu. Yani dalganın fizik olarak keşfi çok yenidir. Neye kullanılacağı bilinmedi önce... İlk olarak adamımız Norbert Wiener bunu RADAR adını verdiği bir icadının ana malzemesi olarak kullandı. Radar'ın bulunması ile birlikte MW vardır. Savaş yıllarında vücut ısısı düştüğünde ya da kolera gibi hastalıklarda ısı 34 dereceye düşer, MW kanı yapay ısıtmak için kullanıldı. Dev bir araç ve içinde temel parça yoktu. HASTA kanı ısıtmakla bu keşfedilmiş OLMUYOR.

Gelelim MW’nin ilk nasıl bulunduğuna. NASA olarak 1974 yılında bir araç yaptık. Bu aracın bir tek şeyi eksikti. O zaman onu düşünmek çok zordu. Şimdi evlerde var diye kolayımıza geliyor. Bu dönen bir tabla: Magneton ve daha sonra Magnetron. Uzay mutfağı çalışmalarında bana tevdi edilen görev buydu. Kanı ısıtan ve hastanın hayatını kurtaran düzeneğin yani buzdolabından iki kat büyük o aletin MW kaynağının dönen bir Magneton diskiyle EŞİT iş yaptığını buldum. Askeri SIR sayıldığından, sözünü bile edemedik. Sonra NASA onu belirli dönemlerde buluşları ya eskiyince ya da yerine daha iyi bir şey bulunduğunda PATENT kendisinin olduğu için satar. Sattığı insanlar da bellidir: Meşhur marka şirketler... Fakat safın biri çıkıp da, insanlığın 1947 yılında (yıl bile yanlış) KAN ısıtıcı olarak kullanılan Magneton’u bile olmayan MW alternatörünü "fırın" diye yutturursa, bizim çok işimiz var!

Ve sorulması gereken en önemli soruyu sordum. "1947 yılından beri niçin MW fırını BİLMİYORUZ" diye... Öyle ya çoktan bilmeliydik. Ama insanlar o yıllarda ispirto ve gazocaklarında, daha sonra da propan bütanlarda YEMEK pişiriyorlardı. Madem BULUNMUŞ, bizim atalarımızın neden haberi olmamış? 1955'de pompalı gazocağı ile pişerdi yemekler... "Amerika kullanıyormuş"... Yani “ampul”ün kaynağı Amerika diye biz yüz yıl lüks lambasıyla idare etmedik, aynı anda elektriği/ampulü DÜNYA ile birlikte iki yıl içinde kullandık. Tabii WEB hadislerine bakarsaniz, size ampulü Edison'un bulduğunu söyleyecektir. Ama TARİH denen AYETLERE bakarsanız, onun GİZLİ kahramanlarını göreceksiniz.

TV yani monitörler dahil her şeyin bulucusu Tesla denen esrarengiz kişiliktir. Wiener tüm bulgu ve icadlarını sadece ve sadece TESLA'dan almıştır. Hatta RADR (sonra “radar” oldu) ismi bile TESLA'nındır. Laser gibi bir kısaltma değildir, sonradan kısaltmaya yamanmıştır.

Soruyorum “TV'yi kim buldu?”, diye, 37 isim saydılar. İçinde GERÇEK BULUCUSU Tesla yoktu... İşte HADİSLER böyledir... Allah buyurur: "6 gün dilediğiniz gün dinlenin, tatil yapın, CUMA HARİǔ diye.... Ve 7 gün içinde bizim HADİSÇİLER tutar YASAK olan CUMA'yı tatil yaparlar...

Madem ben doğduğum yıllar bulunmuş bu mikrodalga, ve de kullanmış koca Amerika, biz niye şunun şurasında on-yirmi yıldır biliyoruz bunu? Neden dedeniz kullanmadı ya da babanız!... Bu mantık KUR'AN üslubudur, ben onu yaptım sadece...

İşte size Web HADİSLERİ... Tıpkı, Mikrodalga fırını ABD'li sıradan ev kadınlarının 1947 yılından beri kullanması yalanı gibi... Enerjinin efendisi, zaman gezmeni Tesla'yı sil, Edison'u alkışla. Magneton'un bulucusu Hans'ı reddet, Web böyle yaziyor diye git oradaki sahte isimleri alkışla.

Teflon'u değil Tetra Fluor'ları buldu Dupont (TFL). Tetra Fluor’lar ezelden beri vardı ama onun içine Karbon Tetra Klorür ekleyen Hans Aiberg'dir... Nitrat ve gliserin hep vardı doğada... Ama bir gün NOBEL diye bir adam tuttu Nitrogliserin ve TNT'yi (Dinamit) buldu. Şimdi kim diyebilir ki dinamiti ben buldum? Nitrat biliniyordu, Gliserin ise Galilee işi). Yani tutup da Galilee "Haydi oradan Alfred Nobel! Simyacının Nitratıyla benim gliserinimi aldın patlayan bir sıvı yaptın!" diyemez. TEFLON'u kim buldu? Tetra Fluor’ları Dupont'lar buldu, ya da Galilee buldu. Ama TEFLIN maddesini, yani Teflin-1 ve ardından Teflon (Teflin-2) benim verdiğim isim. Dupont bunu 1936'da bulduysa madem, niye Teflon tavanın o yıllara dayalı bir geçmişi yok? Yani yine iş döndü geldi "Mikrodalgayı ninem niye kullanmadı?" olayına...

Şu Tesla da amma esrarengiz adam yahu! Bilim adamı ama her bilim adamı ondan korkuyor. Elektrik akımının simyacısı... Öldü de kurtulduk! Haydi Hans'ı da öldürün ve kurtulun! Hans'ı öldürdünüz mü WEB HADİSLERLE dolacak. Teknolojik hadislerle, politik hadislerle... Ve AYET (Hak olan gerçek) kaynayacak gidecek... Tesla kaynadı ya... Edison yani patronu onu kaynattı ama tarih Tesla'yı BİLİYOR. Edison’cu Web Hadisçilerine de gülüyor... Tüm bilim adamlarının korkulu rüyası... Adam şu anda kullandığınız ALTERNATİF akımı bulmuş, trafoya uygulamış, şehir cereyanı geliyor bol bol evinize ışıl ışıl...

Al bir ampulü ve kutsa... "Yaşa be Edison" diye... Fakat onu yakan elektriğin fabrikasını üreten ve bulucusu TESLA'yı sil at... Ve SİLDİLER de... Hiç bir insan bugüne kadar TESLA diye birini duymamış. Batıdan söz ediyorum, bizimkiler zaten bilmezler... Bir kaç kişi bilmiş "Şu Tesla Bobini’ni bulan adam değil mi?" diye... Uzaktan kumandayı, MW ve diğer SAYHA (fonon) enerjilerini, ekranları, çinko sülfürüne kadar ve tarama sayısıni 612 yatay olarak bulan TESLA... TELSİZİ de Tesla buldu, Markoni falan değil!

Tesla=Hans... "Esrarengiz, enerjiye, zamana hükmedebilen, kural dışı bilim adamı". "Ölmezse bilim dünyası rahatlayamayacak”. Rahatsız bilim dünyası... Ne çektiyse esrarengizlerden çekti. “Şu Hawking, çok esrarengiz, süper deha... Yok, bu öteki bilim adamlarına hakaret olur. En iyisi ona HİÇ NOBEL ödülü vermeyerek silip atalım ortadan"... Ve Dünya bilim adamları "Hawking'in ÖLÜMÜNÜ bekliyor". Rahat edecekler böylece... "Herşey normale döndü" diyecekler.

Şimdi biz sanal da olsa konuşuyoruz. Ama bir kuşak sonra hatta on yıl sonra çok kişi beni "Rasputin gibi" esrarengiz yapacaktır. Öyle ilan edecektir (Halbuki değilim. Sadece Tesla dahil tüm gezmenleri ESRARENGİZ görmek alışkanlığındayız. Benden niye nefret ediyor meslekdaslarım biliyor musunuz? Ansiklopedi, Web vb. kullanmayan yegane insanım. Buna gıcık oluyorlar. Araştırmaktan, öğretmek için kendileri ders çalışmaktan bitkin düşmüş profesör dostlarım benden nefret eder... Ve tabii benim için "Esrarengiz, gizemli" sözünü üretirler. Dedikoduları da vardır "İlim adamlarımızın"... "Hans'ın CİNLERİ var; mutlaka bu kadar bilgiyi onlar fısıldıyordur".

Benim bildiğim kadarıyla Resulullah cinleri görmedi, tam tersine o cinlere KUR'AN fısıldadı. Biz cinlere fısıldayabiliriz ama onlar bize değil! Çünkü biz maddeyiz, skalada en ağır biziz çünkü. Enerji durup dururken maddeye dönüşmez (baslangıçta her şey olup bitmiştir). Ama madde, radyoaktif elementlerdeki gibi YARI ömür ile bir kısmını ENERJİYE dönüştürebiliyor. O halde ÜSTÜNLÜK bizde, biz cinlere fısıldayabilirdik...

Geri Dön     Yukarı